Kadına yönelik şiddet yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın en derin toplumsal sorunlarından biri. Bu sorunla sadece mahkeme salonlarında ya da haber bültenlerinde değil, her akşam evlerimizin içinde, televizyon ve dijital platform ekranlarında da karşılaşıyoruz.
Şiddetin temelinde kadın ve erkek arasındaki güç eşitsizliği yatıyor. Toplumsal cinsiyet rolleri kadını edilgen ve ikincil bir konuma iterken, erkeği otorite ve kontrolle özdeşleştirebiliyor. Bu eşitsizlik gerçek hayatta şiddet olarak ortaya çıkarken, medyada çoğu zaman dramatik bir unsur ya da hikâyeyi sürükleyen bir araç haline getiriliyor.
Dizilerde Güç İlişkileri ve Şiddetin Sunumu
Son dönemde özellikle erkek egemen güç ilişkilerini merkeze alan yapımlarda, kadına yönelik şiddet sahnelerinin daha görünür olduğu dikkat çekiyor. Bu yapımlarda şiddet; “otorite”, “erkeklik”, “güç” ve “aidiyet” gibi kavramlarla birlikte sunulabiliyor. Hikâye içinde bu davranışların sorgulanmaması ya da yaptırımsız kalması ise izleyici algısını doğrudan etkileyebiliyor.
Şiddetin, karakterlerin kişisel meselesi gibi gösterilmesi ve çevredeki diğer karakterlerin müdahale etmemesi, “karışılmaz” bir alan algısı yaratabiliyor. Oysa bu anlatı biçimi, gerçek hayatta da görülen sessizlik kültürünü yeniden üretme riski taşıyor.
Kurmaca dünyada tekrar edilen bu temsiller, toplumsal gerçekliği yalnızca yansıtmakla kalmaz; kimi zaman pekiştirir.
Sürekli Şiddet Görmek Duyarsızlaştırır mı?
Psikoloji literatüründe buna “duyarsızlaşma” denir. İlk başta rahatsızlık, öfke ya da empati uyandıran sahneler, sık tekrarlandığında sıradanlaşabilir. Şiddet artık istisnai değil, olağan bir durum gibi algılanmaya başlanır.
Bu süreç sadece duygusal değil, bilişsel bir değişimi de içerir. Empatik tepkiler zayıflayabilir, mağdurla özdeşleşme azalabilir. Toplumsal ölçekte bakıldığında ise şiddete verilen tepkinin giderek düşmesi gibi bir sonuç ortaya çıkabilir.
Medya tek başına bir kişiyi şiddet uygulayan biri haline getirmez. Ancak öfke kontrol sorunu, geçmiş travmalar ya da düşük empati gibi risk faktörleri olan bireylerde şiddeti meşrulaştırıcı bir zemin oluşturabilir. Yani etki yalnızca algı düzeyinde kalmayabilir; uygun koşullarda davranış eşiğini de düşürebilir.
Çocuklar ve Gençler Üzerindeki Etki
Çocuklar ve gençler kimlik ve değer sistemlerini geliştirirken gördüklerinden etkilenirler. Eğer güçlü karakterler şiddet uyguluyor ve bunun sonuçları açıkça gösterilmiyorsa, güç ile şiddet arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.
Ayrıca sevgi ile şiddetin aynı hikâye içinde iç içe sunulması, sağlıksız ilişki algılarının gelişmesine yol açabilir. Travmatik içerikler bazı çocuklarda kaygı, korku ve güvensizlik duygularını artırabilir. Dünya daha tehlikeli bir yer gibi algılanabilir.
Özellikle aile içi şiddet deneyimi olan çocuklar için bu sahneler yeniden travmatizasyon riski taşır; kabuslar, kaçınma davranışları ve yoğun kaygı görülebilir.
Kurmaca olması, etkiyi hafifletmez. Hatta karakterlerle kurulan duygusal bağ, etkiyi daha derin hale getirebilir.
Medyanın Etik ve Psikolojik Sorumluluğu
Kadına yönelik şiddet dramatik bir araç olarak değil, toplumsal bir sorun olarak ele alınmalıdır. Şiddet estetikleştirilmemeli, romantize edilmemeli ve sonuçları açıkça gösterilmelidir.
Şiddet uygulayan karakterlerin yaptırımsız kalması ya da mağdurun destek mekanizmalarından yoksun gösterilmesi, izleyicide “bedelsiz” bir eylem algısı oluşturabilir. Oysa medya güçlü bir modelleme alanıdır ve özgürlük kadar sorumluluk da taşır.
İçerik uyarıları ve yaş sınırlamaları ciddiyetle uygulanmalı; şiddet sahneleri yalnızca dramatik gerilim yaratmak için değil, farkındalık oluşturacak bir bağlamda işlenmelidir. Amaç yalnızca izlenme oranı değil, toplumsal bilinç olmalıdır.
Mesele yalnızca ekran içi temsil değildir. Şiddetin kültürel olarak nasıl anlamlandırıldığıyla ilgilidir. Medya bu anlamı ya yeniden üretir ya da dönüştürür.
Ekranda şiddetin nasıl sunulduğu, sadece bir senaryo tercihi değil; toplumsal ruh sağlığını ilgilendiren bir meseledir. Ve bu sorumluluk, hem içerik üreticilerinin hem de izleyicilerin omuzlarındadır.