Şiddeti Normalleştirlmesinin Acı Faturası

Türkiye’de artan okul şiddeti: bireysel mi, toplumsal kırılma mı?

Gün geçmiyor ki okullardan gelen bir şiddet olayıyla sarsılmayalım. Her geçen gün sinir uçlarımızı zorlayan olayları duyuyoruz. Bunlara inanmak bile çok güç bir hale geliyor bazen.. Bu eylemleri yapan kişilerin ruh sağlığının iyi olmadığını biliyoruz ama bilmemize rağmen okul ve toplum olarak bir şey yapamamamız bu sorunların toplumsal yönünü ortaya çıkarıyor. Bu şiddet olaylarını sadece bunu yapan şahısların bireysel sorunlarıyla açıklamak yetersiz kalır. Daha geniş açıdan bakıldığında, toplumsal sorunların artışının çocuklara yansımasını görüyoruz. Toplumda oluşan sosyal çürüme ve değer kaybı kişilerin ruh sağlığı üzerinde zayıflatıcı bir öğe olarak yer alır. Kişiyi desteklemesi gereken noktadan çok baskı oluşturacak bir unsur haline gelmiştir. Toplumda artan stres, belirsizlik, kutuplaşma, tahammülsüzlük ve hızlı yaşam temposu; yetişkinlerin duygu düzenleme biçimlerini etkiliyor. Çocuk ise bunu doğrudan model alıyor. Yani çocuklar aslında “yeni bir şey üretmiyor”, var olan dili devralıyor. Eğer toplumda diyalog zayıflıyor, öfke daha görünür hale geliyor ve sabır azalıyor ise, okul bunun küçük bir yansıması haline geliyor. Bu yüzden bu değişimi bir “nesil problemi” olarak değil, bir toplumsal iklim değişimi olarak okumak daha doğru olur.

Medyada şiddetin sunumu: normalleşme riski var mı?

Çok güzel ve hassas bir nokta.. Ben Urfa’da olan olayın Maraş’taki olayı tetiklediğini düşünüyorum. Çünkü ne zaman bu tarz olaylar medyada verilse hemen hazırda bekleyen olayları tetikliyor. Bunun nedenlerinden biri de doğru tarzda sunulmayan haberlerdir. Detaya inen, etkileşim uğruna acı görüntüleri paylaşan ve mağdurların fotoğraflarını yayan haberleşme şeklinin zarar verdiği kanaatindeyim. Bu haberler önce ciddi bir tepki alsa da sonradan duyarsızlaşmaya ve şiddetin normalleştirilmesine neden oluyor. Tabi özellikle genç ve çocuklarda.
Şuna dikkat edilmelidir ki: medya sadece bilgi vermez; aynı zamanda neyin “olağan” olduğunu da öğretir.

Sürekli şiddet haberine maruz kalan bir çocuk ya da gençte iki şey olur:

  • Duyarsızlaşma: “Bu zaten oluyor” algısı
  • Öğrenme: “Bu bir tepki biçimi” çıkarımı

Özellikle detaylı anlatımlar, tekrar eden görüntüler ve dramatize edilmiş sunumlar, şiddeti sıradanlaştırabilir. Bu da zamanla “eşik düşmesine” neden olur; yani birey daha küçük tetikleyicilerde bile daha sert tepkiler verebilir. Toplumda ve normalde verilmesi gereken tepkilerin bu olduğu ortaya çıkabilir ve gerçeklik algısı sarsılabilir. Bulanık bir gerçeklik algısı ve doğru olmayan yöntemlere maruz kalan çocuklar toplum için risk oluşturur.

“Bulaşıcı etki” gerçekten var mı?

Evet tetikleyebilir biz buna pusuda bekleyen şiddet diyoruz. Sadece şiddet olayında değil özellikle intihar olaylarında da oluyor bu. Köşede bekleyen cesaret edilmeyen şeyler bu tarz durumlarda daha çok ortaya çıkabiliyor. Bir çok durumda şiddet veya intihar bulaşmasıyla karşılaşıyoruz. Psikolojide bu durum model alma ve taklit yoluyla öğrenme ile açıklanır.

Bir şiddet olayı:

  • Yoğun şekilde haberleştirildiğinde
  • Failin davranışı detaylandırıldığında
  • Hatta bazen dolaylı şekilde “görünür” kılındığında

benzer eğilimdeki bireyler için bir referans oluşturabilir. Bu her bireyde olmaz; ama özellikle öfke birikimi olan, kendini ifade edemeyen ya da dikkat çekme ihtiyacı yüksek gençlerde tetikleyici olabilir. Yani haberin kendisi değil, sunuluş biçimi bu bulaşıcı etkiyi doğurur. O nedenle haber yapan bireylerin haber yaparken bu hususu göz önüne alması gerektiğini düşünüyorum.

Gazeteciler nasıl bir dil kullanmalı?
Burada en kritik nokta şu: Haber vermek ile etki üretmek arasındaki dengenin korunması gerekiyor. Etki oluşturup çok okunacağım diye topluma zarar verici bir dil kullanmak habercilik etiğine aykırıdır.

Kaçınılması gerekenler:

  • Şiddetin detaylarını adım adım anlatmak
  • Görüntüleri tekrar tekrar vermek
  • Faili merkezine alan, onu görünür kılan dil
  • Duyguyu köpürten, sansasyonel başlıklar kullanmak

Bunun yerine:

  • Olayın bağlamını anlatan
  • Mağdurun insanlığını görünür kılan ama travmayı yeniden üretmeyen
  • Çözüm, önleme ve farkındalık odaklı
  • Sakin ve nötr bir dil

kullanılmalı. Amaç “şok etmek” değil, “anlamlandırmak” olmalı. Toplumu korumak ana amaç olmalıdır. Unutmayalım ki o okullarda olan hepimizin çocukları öğretmen ise hepimizin öğrtmenidir.

Sosyal medya ve empati meselesi
Sosyal medya burada en güçlü hızlandırıcı. Çoğunlukla bu olaylardan sonra iki türde tepkiyi çok görüyoruz çocuklardan. Birincisi travmatize olmuş ve olumsuz etkilendiği için korkan çocuk. İkincisi de dikkat çekmek amacıyla o katilleri öven paylaşımları yapan çocuklar. Her iki tepki empatiyi arttırma aksine duyarsızlaşma oluşturduğu için körelir. Bu paylaşılan görüntüler büyük risk barındırmasının diğer etmenleri ise şunlardır:

  • İçeriklerin çok hızlı yayılması
  • Denetim zayıf olması
  • Tepkiler düşünülmeden veriliyor olması

Ayrıca sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan gençlerde şu riskler oluşur:

  • Duygusal yorgunluk (artık etkilenmemeye başlama)
  • Alaycı ya da duyarsız tepki verme
  • Gerçek ile içerik arasındaki sınırın bulanıklaşması

Empati, temasla gelişir; ekran ise mesafe koyar. Bu yüzden sürekli ekran üzerinden şiddet görmek, zamanla “hissetme kapasitesini” köreltebilir. Çocuklarla bu konular üzerine konuşmak, onların hislerini paylaşmasını istemek ve onları sabırlı bir şekilde dinleyip yargılamamız gerekiyor. Onları dinleyip sağlıklı bir yaklaşımla rehberlik etmek koruyucudur.

Toplum olarak nereden başlamalıyız?
Burada çözüm çok büyük ama başlangıç noktası aslında oldukça temel: dil ve ilişki biçimi.

  • Aileler:

Eğitimin ilk ayağı ailelerdir. Özellikle sosyal medya sınırı ve denetimi olmazsa olmazdır.
Çocuğa sadece ne yapmaması gerektiğini değil, ne hissettiğini de sormalı. Evde duygu konuşuluyorsa, çocuk dışarıda şiddete daha az başvurur.

  • Öğretmenler:

Özellikle de öğretmen bu noktalarda kritik bir rol oynar. Çocuğa şiddete karşı doğru rol model olduğunda ve rehberlik yaptığında etkili olacaktır. Öğretmen sadece akademik değil, duygusal güvenliği de önceleyen bir sınıf iklimi kurmalı. Çocuk kendini güvende hissettiği yerde doğru tepkiler üretir. Aynı zamanda her okula bir psikolojik danışman atanmalıdır. Psikolojik danışman öğrenci kişilik hizmetlerinin olmazsa olmazıdır. Son olarak da Okul-aile –öğretmen işbirliği hayatidir, güçlendirilmelidir.

  • Gazeteciler ve içerik üreticileri:

Şiddeti görünür kılarken onu büyütmemeli. Her haberin bir toplumsal etkisi olduğunu unutmadan hareket etmeli. Kişisel çıkarlardan ziyade toplumsal çıkarları öncelemelidir. Habercilik ve iletişim etiğine uygun davranmalıdır.

  • Toplum genelinde:

Gündelik dilde bile kullandığımız ifadeler önemli. Küçük düşürücü, ötekileştirici, sert dil; zamanla davranışa dönüşür. Medya içerikleri konusunda gerekli mercilerle temasta bulunulmalıdır.

Sonuç olarak
Şiddet sadece bireyin öfkesi değil, toplumun aynasıdır. Toplumdaki sorunların mikro yansıtıcısı ise bireydir. Eğer dili yumuşatır, duyguyu görünür kılar ve ilişkiyi güçlendirirsek; şiddetin zemini de doğal olarak zayıflar. Bu yüzden çözüm büyük politikalardan önce, küçük ama sürekli temaslarda başlar: nasıl konuştuğumuzda, nasıl dinlediğimizde ve nasıl örnek olduğumuzda.